logo
logo

Beyaz Bayrak

Asiye'den Ahmet'e Mektuplar

By :

Beyaz Bayrak

Semra o sabah gardrobun aynasının karşısında ten rengi külotlu çorabını giyerken
 kafasından ışık hızıyla geçen cümlelerden bir an başının döndüğünü hissetti.
Hemen arkasında duran yatağa çöktü, çorabı giymeye oturarak devam etti.. 
Zaten her geçen gün büyüdüğünü hissettiği göbeği bu işi ayakta yapmasına pekte elverişli 
değildi.. Günden güne kilo aldığını eteklerin bel kısmının rahat vermemesinden anlıyor 
ama bu aralar gaz yaptığı için her şeyi akşam yemeklerindeki salatanın maruluna bağlıyor, menapoza girmekte olduğu ve günden güne vücudunun daha da yağlandığı 
gerçeğini kabullenmek istemiyordu..
Ama artık biran önce bu gidişe bir dur demek gerekliydi..
Ne olursa olsun yıllardır gitmeyen bu göbeği eritecek,
bu tombul bacaklardan kurtulacaktı..Peki ama nasıl? birkaç saat sonra
görüşmeye gideceği spor salonundaki hoca bu iş için yeterli olacak mıydı ki?
Acaba şu ölüm orucu fikrini bırakıp bir diyetisyen de mi bulmak gerekirdi?
Ahretliği Ayşegül son iki ayda gitmeye başladığı diyetisyen sayesinde 9 kilo vermişti.
acaba onun gittiği kadına da mı bir randevu alıp gitmeliydi..
Sadece spora gitmekle olmayacak galiba diye düşündü..
Yıllardır üst komsusu Pervin’le yaptığı yürüyüşler dışında hayatında spor kelimesi hiç olmamıştı ki.. 
Zaten o sahil yürüyüşlerinin sonu da ya çay içmeye diye oturdukları cafede sıcacık poğaçayla ya da 
sonrasında evde kahvenin yanında ortaya çıkarıp koydukları mozaik pastayla bitiyordu.. 
‘Ver 100 kalori al 1500 kalori’ şeklindeki esprilerle kahkaha ata ata eve dönüyordu..
Ama o kahkaha dolu, bir söyleyip bin güldüğü günler artık geride kalmıştı.. 
Tüm bunları düşünürken on dakikadır sadece bir ayağını geçirdiği çorabın diğer paçasını tutup bir hışımla ona da ayağını sokmaya çalıştı..çorap yukarı doğru pıtır pıtır ses çıkararak aniden kaçıverdi.. 
işaret parmağında akşamdan beri ısıra ısıra yok etmeye çalıştığı sertleşmiş tırnak eti daha 2 saat önce onca para verdiği çorabı mahfetmişti.. On dakikada giyemediği o çorabı iki saniyede çıkarıverip,
 aynaya doğru fırlatıp bağıra bağıra ağlamaya başlaması bir oldu..
Zaten benim ne işim olur yetmiş beş liralık süper ince burunsuz ipek çorapla bu yaştan sonra diye hem ağlıyor 
hem çöktüğü yatağın karşısındaki aynadan kendine bakıyordu ağlarken..’Şu haline bak Semra’ dedi hıçkırırken..
‘Tabi aldatılırsın sen..kadını görmedin mi sırrım gibi..
beli senin baldırın kadar nerdeyse..saçları fönlü, kıpkırmızı rujlu, dizüstü topuklu çizmeler giyen bir kadın.. 
ona bakmasın da sana mı gelip aşna fişne yapsın bu adam?
ahh salak Semra yıllarca bakmadın kendine,şimdi dövün dur..’
 O gün evden çıkamadı Semra.. İçinde kopan fırtınalarla camın önündeki babaanne yadigarı çay koltuğunda tünedi kaldı..olayın şokuyla sabah eve gelirken hemen harekete geçmesi gerektiğini düşünmüş, acil durum planı olarak kendine bakıp kocasının tekrar ilgisini çekmeyi ve o kadından kurtarmayı dilemişti ama bu o kadar kolay değildi..anlamıştı..
Bin tane soru geçti kafasından…
bana bunu neden yaptı? cümlesi büyük punktolarla çıkıp sıyrılıyordu hep diğerlerinin arasından.. ardından gelen soru cümlesi ise onu tam bir çıkmaza sokuyordu..
bu suç affedilir mi? 
bu suç affedilir mi?
 bu suç affedilir mi?
 bu suç affedilir mi? 
ve deli çıkmazı sorunun arkadaşları ekleniyordu bir bir..
her şey eskisi gibi olur mu?…. unutulur mu?….ben şimdi napıcam?…..
baş edemeyeceğini hissedince silkelenip yerinden kalktı.. saat akşamın 5i olmuştu.. buzdolabının kapağını açtı.. yemek yapmamıştı.. bir gün öncesinden kalan tavuklu iç pilav duruyordu bir tencerede.. kurufasülye de vardı.. bir önceki sabah herkesten önce kalkıp açtığı su böreğine takıldı gözü..Halit çok seviyor diye her 10 günde bir su böreği yapardı..o günlerde sabahın altısında kalkar Halit uyanmadan böreği fırına atar, kocasını yatak tepsisinde çay ve  su böreği ile kaldırırdı.. Halit o mis gibi kaşarlı beyaz peynirli su böreğinin kokusunu duyunca gözleri kapalı halde iki yastığı arkasına dikleştirir , tepsiyi kucağına alır, canımsın be karıcım diye diye afiyetle yerdi… Bu canım karıcım Semra için kadınlık gururunu okşayan en kalıp sözdü.. yeterdi.. fazlasını hiç istemedi..beklemedi… beklentisiz hayatın getirdiği mutluluk ona hep yetmişti…
Saklama kabını bir hışımla aldı, mutfak tezgahının üzerine koyup, kapağını açtı.. kenar kısmının olduğu büyük bir dilimi ısıra ısıra yemeğe başladı.. sonra bir tane daha… bir tane daha.. üçüncü dilimin sonuna doğru, geçenlerde izlediği seda sayanın programı geldi aklına.. iç hastalıkları uzmanı bir doktordu konuk.. psikolojik sorunların bazı kişilerde obeziteye kadar varan kilo problemi yarattığını duymuştu..o zaman böyle giderse daha da şişecekti.. zaten spor salonundaki hocayla görüşmeye de gidememişti.. mutfaktaki çöpün kapağını açıp ağzındaki son börek parçasını tükürürken elindekini de çöpe attı.. kalan iki dilim böreği tekrar dolaba sokarken, gözü raftaki ilaçlara takıldı.. Halit’in son bir kaç aydır iş stresi ve öfkesini kontrol edememesi nedeniyle gittiği psikiatrist vermişti bu ilaçları.. gülümsedi.. ne stresmiş hakkaten dedi.. bir tanesini içse rahatlar mıydı acaba? ahh keşke her şeyi unutturacak bir ilaç olsaydı da içip unutabilseydi….annesi kanser olduğunda kemoterapi ilaçlarından kusarken de aynı düşünce aklına gelmişti…neden bir ilaç yok şu kadın içince bütün kanserli hücreleri tükürüp temizlensin? aldatılmak aynı kanser gibiymiş meğer diye düşündü…ilacı yok,   çaresi de… kan kusup oturmak ya da başka bir dünyaya göçmek var sonunda…. 
Peki göç edip gidebilecek miydi? düşüncesi bile tüylerini diken diken yapıyordu, kalbi aniden hızlı hızlı çarpıyordu… Aynı hızda uzaklaştı bu cümleden….iki kızı vardı, biri de hamileydi… ne diyecekti onlara? sonra üst komşu dedikoducu Halime’ye , aile büyükleri İbrahim dayıya, Ayten ablaya…. eline valizini alıp çıktığını hayal etti kafasındaki baloncuğun içinde, camdan o esmerle kocası el salladı Semra’ya, baloncuk aynı hızda patladı beyninde…yok yok dedi tövbe… otur oturduğun yerde, şimdi bunları düşünme, belki de o kadın büyü yapmıştı Halit’e…
 evet evet dedi kesin büyü bu….
torun torba sahibi olacak yaşta azmıştı demek Halit…. ilk güneşli havada ele avuca gelen torunlarını götürecekleri parkın karşısında, deli, gibi yağan yağmurun altında öpüşüyordu Halit….
vallahi Halit billahi Halit demişti  o gece kocasını esmer bir sürtükle öpüşürken gördüğünde…
Halit ve öpüşmek dedi içinden… kocası su böreğini, Beşiktaş’ın maçlarını bir de arkadaşlarla içilen rakıyı severdi…. yıllarca geçim sıkıntısı çektiklerinden Halit çalışmaktan başka bir şey bilmemişti, sonra anneden kalan eski eve yerleşince kira derdinden kurtulmuş azıcık rahat etmişlerdi… 
çocukları büyüttükten sonra bu sıkıntıların içinde öpüşmenin adı bile geçmemişti…
Sahi pirincin tane tane olmasından daha önemli meziyetler de vardı bir evliliği yürütmek için di mi?
Doğalgazı kısmaktan, sebzenin ucuz ve taze olanını aramaktan, paltosunu yamamaktan ve yorgun argın gelen Halit’e terliğini uzatıp, sırtına yastık koymaktan başka bir yaranma şekli bilmiyordu ki Semra…
motorlar vardı öteki mahallede, altın günlerinde duymuştu bir keresinde, 2-3 kişi birleşip ev tutmuşlar, gece türlü türlü arabalardan iniyor, her yerleri meydanda geziyorlardı…evde kırmızı rujla, parfüm kokusuyla, topuklu terliklerle adam beklemek o motorların işi diye düşünürdü hep Semra….
yerinden   doğrulup yatak odasındaki islenmiş puslanmış makyaj aynasının önüne geçti o sırada… dudaklarına baktı, öpülesi miydi;? çekmeceyi açtı, düğünlere giderken sürdüğü bordo kiremit eciş bücüş rujunu aldi eline…. bununla öpülesi olsa Halit beni de öperdi Nazımın kızının düğününde sürdüğümde diye düşündü….
keramet rujda değil demek ki dedi içinden… peki keramet nerdeydi? uzun bacağa giyilmiş diz üstü çizmedeyse zaten olacak iş değildi… toplayıp valizi gitmek,uzun bacakla varisli boğum boğum baldırları çarpıştırmadan bu savaşta beyaz bayrağı çekmek gerekirdi…
yok yok dedi içinden kesin büyü bu… bacaktı, çizmeydi, rujdu, öpüşmekti Halit’le aynı kaldırımdan geçmez…. ya ben rüya gördüm ya Halit papaz büyüsünde…
düşüne düşüne çözmüştü Semra filmin konusunu, ama acaba diğer oyuncu kimdi? Evliliğinin katili kim çıkacak o belli değildi….
eee onu da ben mi düşünücem, hoca efendi bulur herhalde büyüyü çözünce diye düşündü…
Pilatese yazılmak için bozduracağı iki bilezikle bu iş hallolurdu… 
zaten hoca efendi tanıdıktı, Zehra’nın kocası da eve barka gelmeyince onu kendi elleriyle hoca efendiye götürmüş, yeni evli Zehra’nın çok duasını almıştı….
iki  bileziği çantasının fermuarlı gözüne sokarken aynaya baktı Semra, eciş  bücüş rujunu sürdü itinayla…. çünkü her şey hayırlı bir iş içindi….

2 Comments
  1. Reply

    Birgül

    Merhaba Ebru hanım,

    Hikayenin devamı yok mu ?

  2. Reply

    Selcan Top

    Gözlerim dolu dolu okudum Elif Hanım.. Ben size Selcandan mektuplar okusam inanın mınubus durağı dolar taşar ya da herkes bir yere savrulur gideceği yere geç kalır .. Ne güzel kadınsınız, nasıl bir hissiyat ve yazıya döküştür bu..
    Keşke anlatabileceğim içimden atabileceğim atamadağım için sırtımdaki bu kamburu taşıyamaz hale gelip artık kesip atacak bi kalem kagıdım ve yazmaya cesaretim olsa..

Yorum Bırakın